Hurda Parçalardan Sanat: NIKO JUNE’in Buket Teorisi
Kopenhag’daki 3daysofdesign etkinliğinde, Danimarkalı tasarım stüdyosu NIKO JUNE, Buket Teorisi adını verdiği bir koleksiyonla karşımıza çıkıyor. Dökme cam masalar, oyma ahşap tabureler, içki bardakları ve endüstriyel kalıntılardan, hurda çelik profillerden, terk edilmiş döküm parçalardan bir araya getirilmiş heykelsi objeler… Bu proje, malzemelerin geçmişini koruyarak her bir parçanın endüstriyel hikâyesini görünür kılmayı hedefliyor.
Atığın Dönüşümü: Endüstriyel Mirasın Yeniden Yorumu
NIKO JUNE, genellikle göz ardı edilen endüstriyel bileşenleri bir araya getirerek onlara yeni bir işlev kazandırıyor. Her bir fragmanın karakteri, nihai objeyi şekillendiriyor ve koleksiyon, ortak bir jestle birleşiyor. Stüdyonun kurucularından Johannes Timo, tasarım sürecini şöyle özetliyor:

“Malzemelerle çalışırken genellikle deney yapmayı ve olasılıkları keşfetmeyi seviyoruz. Özellikle camla çalışırken sınırlarını zorlamaya çalışıyoruz. Camla çalışmak çok eğlenceli ve heyecan verici, süreç her zaman keşiflerle dolu.”
Camın İçindeki Endüstriyel Bellek
Koleksiyon boyunca, terk edilmiş kalıpların, çelik bileşenlerin ve hurda endüstriyel parçaların parçaları, şeffaf dökme camın içine gömülüyor. Bu sayede önceki üretim süreçlerinin izleri korunurken, objeler tamamen yeni işlevler kazanıyor. Cam, bu kalıntıları büyüterek unutulmuş nesnelerin bitmiş parçalar içinde görünür kalmasını sağlıyor.

Sergide yer alan büyük dökme cam masaların her biri, yeterli hacmi elde etmek için yedi veya sekiz kez erimiş cam dökümü gerektiriyor. Kalıplar, bükülmüş hurda metal elemanlardan dev kurabiye kalıpları gibi üretilmiş; endüstriyel atıklar geçici araçlara dönüştürülmüş. Cam tablalar, esnek ayaklı alüminyum iskeletler üzerine oturuyor; bu mekanizma, dört ayaklı yapının düz olmayan yüzeylerde kendini dengelemesini sağlıyor ve masalara rüzgarda sallanan çiçeklerin hafif hareketini kazandırıyor.
Ahşabın Ham Dili: Kütükten Tabureye
NIKO JUNE, cam işlerinin yanı sıra altı adet masif ahşap tabure sunuyor. Doğrudan ağaç gövdelerinden oyulan bu tabureler, zincir testere, taşlama makinesi ve zımpara aletleriyle şekillendirilmiş. Stüdyo, malzemeyi doğrudan bir süreçle uzaklaştırarak kütüklerin kendine özgü oranlarını ve karakterini belirlemesine izin veriyor. Aynı serinin parçaları olsa da her tabure, tane yapısına, düzensizliklere ve oyma sırasında verilen kararlara göre farklılık gösteriyor. Bu el yapımı objeler, dökme cam işlerle yan yana sergilenerek hiçbir malzemenin diğerine üstünlüğü olmadığını vurguluyor.

Editörün Yorumu: NIKO JUNE’in bu yaklaşımı, malzemenin ‘kusurunu’ estetiğe dönüştürme cesareti açısından gerçekten ilham verici. Ancak, bu tür projelerin çoğu zaman yüksek fiyat etiketleriyle sanat galerilerine hapsolduğunu da unutmamak gerek. Türkiye’de de benzer bir yaklaşım, özellikle İstanbul’daki atölyelerde ve genç tasarımcılar arasında yükselişte. Örneğin, endüstriyel mirasın izini süren ve hurda malzemeleri işlevsel objelere dönüştüren yerel girişimler var. Bence bu trend, önümüzdeki yıllarda sürdürülebilirlik odaklı tasarımın ana akım haline gelmesiyle daha da yaygınlaşacak. Ancak NIKO JUNE’in işçilik kalitesi ve konsept bütünlüğü, taklit edilmesi zor bir seviyede. Keşke Türkiye’de de bu tür projelere daha fazla kamusal destek ve sergi alanı sağlansa.
Kaynak: Designboom | Yayın Tarihi: 30 Haziran 2026




