MAXXI’de Bahçe ve Dinlenme: TAKK’ten Ortak Yaşam Ritüelleri
Bir müzeye girdiğinizde sizi karşılayan şey tabelalar ve beton ise, TAKK’ın MAXXI’deki enstalasyonu tam tersini vaat ediyor: bitkiler, ışıklar ve ortak dinlenme alanları. Barcelona ve New York merkezli stüdyo, “con-vivere” adlı enstalasyonuyla Roma’daki müzenin giriş holünü, mimarinin bir arada yaşama aracına dönüştüğü bir peyzaja çeviriyor.
ENTRATE Programının İkinci Bölümü
MAXXI Mimarlık ve Tasarım Bölümü’nün küratörü Martina Muzi tarafından yürütülen uzun vadeli program ENTRATE’ın ikinci bölümü olarak sunulan enstalasyon, adeta bir çevresel koşul gibi işliyor. TAKK’ın con-vivere’i, ekolojinin ilişkisel ve bedensel bir şey olduğunu vurguluyor ve özen, karşılıklılık ve bağımlılık temelinde bir mekansal strateji öneriyor. Dairesel formlar katı geometrilerin yerini alıyor, sera lambaları bitki örtüsünü ve insan bedenlerini besliyor, aromatik türler yavaşlık ve dikkat için tasarlanmış alanlarda kokularını yayıyor.

“Mimarlık, bir arada yaşamanın bir aracı haline geldiğinde, mekan sadece barınak değil, aynı zamanda bir ekosistem olur.”
Altı Mobil Enstalasyon
Mimarlar Mireia Luzárraga ve Alejandro Muiño tarafından kurulan TAKK, uzun süredir ekolojik sistemlerin mekan politikalarını nasıl yeniden şekillendirebileceğini araştırıyor. Bu araştırma, altı mobil enstalasyonla somutlaşıyor: ziyaretçiler bitkiler, kokular, su ve yapay ışık arasında dinlenmeye, çalışmaya, bir araya gelmeye, meditasyon yapmaya ve birlikte yemek yemeye davet ediliyor.

Çeşme: Suyun Toplumsal Gücü
Enstalasyonun merkezinde, eski bir jakuziden dönüştürülmüş sığ bir ortak havuz olan Çeşme yer alıyor. Ziyaretçiler suyun etrafında toplanıyor; su hem sosyal hem de ekolojik bir ajan olarak işlev görüyor. Basamaklı oturma alanları yapıyı sarıyor, duraklamayı teşvik ederken akan suyun sesi müzenin geniş beton salonunda yankılanıyor.
Kolektif Kanepe: Askıda Bahçe Altında Dinlenme
Yakınlarda, Kolektif Kanepe altı metre genişliğinde dairesel bir peyzaja uzanıyor; ziyaretçiler askıdaki aromatik bitki bahçesinin altında uzanabiliyor, okuyabiliyor veya uyuyabiliyor. İçeri girmeden önce ayakkabılarını çıkarmaları isteniyor, bu da müzenin bedensel adabını dolaşımdan mahremiyete kaydırıyor.

Kule: Gıda Üretimi Kolektif Bir Ritüel Olarak
Kule, gıda üretimini kolektif bir ritüel olarak sahneliyor. Kuşkonmaz, bezelye ve lahana gibi yenilebilir Akdeniz türleri, üstteki su rezervuarlarından sulanan katmanlı platformlarda büyüyor. Asılı mahsullerin altında, ortak masalar gıda egemenliği ve kentsel yaşamı sürdüren görünmez sistemler etrafında bir araya gelme anlarına ev sahipliği yapıyor. TAKK’ın elinde tarım, arka plan manzarası olmaktan çıkıp mekansal bir altyapı haline geliyor.
Sağlık Yatağı: Meditasyon ve Şifa
Con-vivere’in en yumuşak anları belki de en radikal olanları. Sağlık Yatağı’nın içinde ziyaretçiler, tıbbi ve psikoaktif bitkiler, koku difüzörleri, kromatik aydınlatma ve ses eşliğinde rehberli meditasyon deneyimi yaşıyor. Bakım, iyi yapılandırılmış bir rutinden değil, bedenler, atmosferler ve canlı organizmalar arasındaki alışverişten geliyor.

Çalışma Masası: Üretkenliğin Yeniden Tanımı
Mimarlar üretkenliği Çalışma Masası aracılığıyla yeniden çerçeveliyor. Bu enstalasyon, geleneksel ofis mobilyalarını sorgulayarak doğal ışık, bitkiler ve esnek oturma düzenleriyle yeni bir çalışma ritüeli öneriyor.
Editörün Yorumu
TAKK’ın “con-vivere"i, müzeyi sadece bir sergi alanı olmaktan çıkarıp kolektif bir deneyim alanına dönüştürüyor. Türkiye’deki müzelerde benzer yaklaşımlar görmek isteriz; özellikle İstanbul Modern veya SALT Galata gibi mekanlarda bu tür enstalasyonlar, ziyaretçi deneyimini zenginleştirebilir. Tasarımın ekolojik vurgusu, kentsel yaşamda giderek artan yalnızlığa bir panzehir sunuyor. Sektörel öngörü: Önümüzdeki yıllarda müzelerde “yaşayan” enstalasyonların sayısı artacak; bu tür projeler, mimarlık ve peyzaj arasındaki sınırları bulanıklaştıracak.
Kaynak: Designboom | Yayın Tarihi: 21 Mayıs 2026

























