Zumthor’dan Fondation Beyeler’e Üç Yeni Yapı: Sanat Doğayla Buluşuyor
Peter Zumthor, Renzo Piano’nun 1997’de tasarladığı Fondation Beyeler müzesinin bahçesine üç yeni yapı ekledi. Rammed beton, cam ve ahşap malzemelerle inşa edilen bu yapılar, doğayla iç içe bir sanat deneyimi sunuyor. Zumthor’un “harika ifadeli” olarak nitelendirdiği bu üçlü, müzenin parkını adeta bir açık hava galerisine dönüştürüyor.
Doğayla Bütünleşen Tasarım Anlayışı
Zumthor, yapıları tek bir blokta toplamak yerine parkın farklı noktalarına dağıtarak çevreyle kaynaşmalarını sağlamış. “Yapılarımın o kadar doğal bir şekilde uyum sağlamasını istedim ki, sanki her zaman oradaymış gibi hissettirsin” diyen mimar, “İnsanların ‘sanki hep buradaymış’ demesi beni mutlu ediyor” diye ekliyor. Bu yaklaşım, mimarlığın doğayı taklit etmekten ziyade onunla diyalog kurması gerektiğini savunan bir felsefeyi yansıtıyor.

Wyss Müzesi: Y Şeklinde Beton ve Işık
Üç katlı Wyss Müzesi, mevcut ağaçlara zarar vermemek için Y şeklinde bir plana sahip. Jura kireçtaşı agregalı rammed beton duvarlar, cephelere sıcak sarı bir ton veriyor. İç mekânda büyük pencereler, çevredeki yeşilliği sergilere dahil ediyor. Terrazzo zemin ve taş merdivenler, malzemenin dokusunu içeri taşıyor. Bu yapı, Zumthor’un malzeme sevgisini ve ışıkla oyununu gözler önüne seriyor.
Ammann Pavyonu: Cam ve Ahşapla Nefes Alan Kamusal Alan
Tek katlı Ammann Pavyonu, performans, söyleşi ve film gösterimleri için tasarlanmış bir kamusal salon. Meşe çerçeveli cam duvarlar, binayı parkın içine hapsediyor. Kiraz ve armut ahşabı yüzeyler iç mekâna sıcaklık katarken, basamaklı zemin aynı zamanda seyirci koltukları olarak işlev görüyor. Bu pavyon, sanatın ve sohbetin doğayla iç içe gerçekleştiği bir buluşma noktası.

Erlen Torhaus: Sanat Lojistiği ve Ofisler
Sanat lojistiği ve ofisler, yeraltı koridoruyla mevcut müzeye bağlanan Erlen Torhaus’ta yer alıyor. Zemin katta vernikli meşe kaplama, üst katlarda ise geniş pencerelerle çevre manzarası sunuluyor. Bu yapı, müzenin operasyonel ihtiyaçlarını estetikten ödün vermeden karşılıyor.
Peyzaj ve Diğer Müdahaleler
Zumthor, Vogt Landscape Architects ile parkın peyzajını yeniden düzenlerken, Louise Bourgeois, Pierre Huyghe, Rachel Whiteread ve Fujiko Nakaya’nın açık hava eserlerine yer verdi. Ayrıca, India Mahdavi Orangerie binasını seraya ve bitki dükkânına dönüştürdü; Forsberg Architekten ise Ammann Atelier’yi sanat eğitimi ve atölyeler için güncelledi. Tüm bu müdahaleler, Fondation Beyeler’ı çok katmanlı bir kültür vahasına dönüştürüyor.

Yorumum: Zumthor’un bu projesi, mimarlığın doğayla flört etmesinin ötesinde, onunla evlilik yapması gibi. Rammed betonun sıcaklığı, camın şeffaflığı ve ahşabın dokusu, İsviçre kırsalında bir mücevher gibi parlıyor. Ancak, bu kadar “doğal” görünme çabası bazen fazla muhafazakâr kaçmıyor mu? Türkiye’de de benzer bir yaklaşımı, örneğin İstanbul’da bir müze bahçesinde görmek isterdim; ancak bizde genellikle betonarme bloklar arasında sıkışmış yeşil alanlar var. Zumthor’un bu projesi, önümüzdeki yıllarda “doğayla bütünleşme” trendinin daha da güçleneceğini gösteriyor. Ama açıkçası, bu kadar kusursuz ve steril bir estetik, bana biraz soğuk geliyor; biraz daha cesur, belki de dağınık bir dokunuş beklerdim. Yine de, sanat ve doğa tutkunları için kaçırılmayacak bir deneyim.
Fondation Beyeler, 26 Eylül’den itibaren sınırlı ziyaretçiyle ön açılış yapacak; tam açılış ise 15 Ocak 2027’de gerçekleşecek.
Editörün Yorumu
Zumthor’un bu projesi, mimarlığın doğayla flört etmesinin ötesinde, onunla evlilik yapması gibi. Rammed betonun sıcaklığı, camın şeffaflığı ve ahşabın dokusu, İsviçre kırsalında bir mücevher gibi parlıyor. Ancak, bu kadar “doğal” görünme çabası bazen fazla muhafazakâr kaçmıyor mu? Türkiye’de de benzer bir yaklaşımı, örneğin İstanbul’da bir müze bahçesinde görmek isterdim; ancak bizde genellikle betonarme bloklar arasında sıkışmış yeşil alanlar var. Zumthor’un bu projesi, önümüzdeki yıllarda “doğayla bütünleşme” trendinin daha da güçleneceğini gösteriyor. Ama açıkçası, bu kadar kusursuz ve steril bir estetik, bana biraz soğuk geliyor; biraz daha cesur, belki de dağınık bir dokunuş beklerdim. Yine de, sanat ve doğa tutkunları için kaçırılmayacak bir deneyim.
Peki bu neden önemli? Çünkü Zumthor, betonun soğukluğunu doğanın sıcaklığıyla harmanlayarak, müzelerin sadece sergi alanları değil, aynı zamanda birer kamusal vaha olabileceğini kanıtlıyor. Türkiye’de ise bu tür projeler için hâlâ kentsel dönüşüm ve betonarme alışkanlıklarını aşmamız gerekiyor.
Kaynak: Dezeen | Yayın Tarihi: 24 Eylül 2026



